Yaşadıklarımızla Savaşmak mı, Onlarla Barışmak mı?
Yaşadıklarımızla Savaşmak mı, Onlarla Barışmak mı?
Yaşadıklarımız geçip gider mi, yoksa biz onlarla kavga etmeye devam mı ederiz?
Çoğu zaman bizi yoran, yaşananların kendisi değil; onlarla kurduğumuz ilişkidir.
Unutmaya çalıştıklarımız, bastırdığımız duygular ve “güçlü durmalıyım” cümleleri; fark etmeden içimizde süren bir savaşa dönüşür. Oysa bazen iyileşme, geçmişi yenmekte değil; onunla kavga etmeyi bırakabildiğimiz anda başlar.
İnsan yaşamı,çoğu zaman planlanmayan ve duygusal olarak zorlayıcı deneyimlerle şekillenir. Kayıplar,hayal kırıklıkları, travmalar ya da çocuklukta karşılanmamış ihtiyaçlar,bireyin iç dünyasında iz bırakır.Ancak belirleyici olan,yaşananların kendisinden çok; bu yaşantılarla nasıl bir ilişki kurulduğudur.
Birçok insan için ilk refleks,acı veren deneyimlerle savaşmak olur.
“Bunu unutmalıyım.”
“Güçlü durmalıyım.”
“Bu duyguyu hissetmemeliyim.”
Bu cümleler çoğu zaman zayıflık değil, kendini koruma çabasının bir ifadesidir. Ancak bu sürekli mücadele hâli, iyileştirmekten çok yorar. Çünkü insan, kaçtığı ya da bastırdığı duygularla temas etmedikçe; içsel yük hafiflemez.
Yaşantılarla Savaşmak: Beynin Öğrendiği Bir Mücadele
Nörobilim alanında Hebb’in ortaya koyduğu temel ilke, bu süreci anlamamıza önemli bir ışık tutar:
“Birlikte ateşlenen nöronlar, birlikte bağlanırlar.”
Basitçe ifade etmek gerekirse; beynimizde hangi duygu, düşünce ve deneyimleri tekrar ediyorsak, onlara ait sinirsel bağlantılar zamanla güçlenir.Bir yaşantıya ne kadar sık dönersek, beyin o yolu o kadar tanıdık hâle getirir. Yeterince tekrarlandığında bu yollar otomatikleşir.
Bu nedenle geçmişle sürekli savaş hâlinde olmak, beynin de bu savaşı öğrenmesine yol açar.
Geçmişi zihinde tekrar tekrar canlandırmak,“neden böyle oldu?” sorusuna takılı kalmak ve acıya direnmek; beyinde acı,öfke,çaresizlik ve gerginlik duygularının birlikte aktive olmasına neden olur.
Zamanla kişi farkında olmadan şunu deneyimler:
Geçmiş geçmişte kalmıştır;fakat beden ve zihin hâlâ oradaymış gibi tepki vermektedir.
Barışmak:Beyne Yeni Bir Deneyim Sunmak
Yaşantılarla barışmak;olanları onaylamak, yaşananları sevmek ya da “olmamış gibi davranmak” değildir.
Barışmak;olanın olduğunu kabul etmek ve bu gerçeğe karşı sürekli bir direnç üretmeyi bırakmaktır.
Bu noktada amaç acıyı yok etmek değil; acıya eşlik eden duygusal bağları dönüştürebilmektir.
Hebb’in ilkeleri burada yeniden devreye girer. Beyin yalnızca acıyı değil;acının yanına eklenen merhameti,şefkati, desteği,minneti ve güven duygusunu da öğrenebilir. Özellikle anlamlı, yumuşak ve merak uyandıran yeni deneyimler;beynin farklı bağlantılar kurmasını sağlar.
Örneğin kişi,
“Bu duyguyu bastırmak yerine fark etsem ne olur?”diye sorduğunda;acının yanına merak ve yumuşaklık eklenmiş olur.
Bu yeni deneyim tekrarlandıkça,beyin için yeni bir yol oluşur. Zamanla bu yol da otomatikleşir.
Kabullenmenin İyileştirici Etkisi
Kabullenme, bireyin duygularına alan açmasını sağlar.Duygular bastırıldığında değil;fark edilip anlamlandırıldığında düzenlenebilir.Kişi yaşadığı acıyla savaşmak yerine onunla temas kurabildiğinde,içsel yük yavaş yavaş hafiflemeye başlar.
Bu süreç bireye şunları kazandırır:
Kendine karşı daha şefkatli bir iç ses
Duygularını bastırmak yerine düzenleyebilme becerisi
Geçmiş yaşantıların kimliğini tanımlamasına izin vermeme
Enerjisini geçmişle mücadeleye değil, bugünü yaşamaya yöneltebilme
Sonuç: Mücadeleden Barışa
Yaşadıklarımızla savaşmak, beynin acı ve direnci birlikte öğrenmesine neden olurken; onlarla barışmak, acının yanına iyileştirici duygular ekleyerek yeni yollar açar.
İyileşme; yaşantının silinmesiyle değil, yaşantıya eşlik eden duygusal bağın dönüşmesiyle mümkündür.
Belki de gerçek güç,yaşadıklarımızı değiştirmeye çalışmakta değil;onlarla kavga etmeyi bırakabildiğimiz anda başlar.

